Her şeyden önce korkmayı bırakıp bir gün öleceğini kabullenmelisin.
Cehaletin can yaktığı keskin virajlardan başka hiç bir şey insanı düşünmeye sevketmez. Bilmemek, sizi cevap vermekten kurtardığı için omuzlarınız, altında ezileceğinizden çok daha az sorumlulukla yüklenir ki bu da size daha ahmak ama daha dik yürüme şansı verir. Mutluluğun resmi işte bu kadar basit bir kaç fırça darbesinden öte bir şey değildir. Diğer taraftan hayat neden aramaya başlamanız için gereken fitili her seferinde bir diğerinden daha büyük bir düşmanlıkla yakar ve her seferinde siz bu ateşi söndürene kadar elinizde kalan biraz daha azı olur. Acı çekmek, gerçeğe ulaşmadaki yegane yoldaştır ve yol boyunca canınızı sıkacak kadar çok konuşur.
Oysa insanlar hikaye dinlemeyi severler. Yüzyıllar boyu 3 başlı köpekleri, öfkeli Tanrı'ları, öldükten sonra dirilen peygamberleri, ortadan ikiye ayrılan nehirleri bıkmadan, usanmadan anlatıp/dinleyip dururlar. Hatta kendilerini anlatırlar bazen de; bir insan ömrüne akıl almaz anılar sığar düşündüğünde. Tonlarca suyu bıçak gibi ortadan yarabilecek kudretleri yoktur belki ama içine attıklarıyla boğulabilecek nice firavunu ölmeden önce secdeye eğebilecek hüzünler yaratmıştır çoğu. Midenize saplanacak bıçakların neşe dolu kahkahalar eşliğinde geleceği anıları da vardır tabiki; hüzne bulanmış sevincin yüzünden düşen bin parça bir küçük damla eşliğinde yolcu edilir, gülerken ağlamak işte tam böyle bir şeydir.
Canım yanıyor uzun zamandır çünkü aklım almıyor. Öleceğimin farkındayım, korkmuyorum ama gittiğim zaman ardımda bıraktığım hikayelerin öleceğini bildiğimden dertliyim. Nasıl olur da bir ömre dar gelen onca dün, bugün gitmeye hazır beklerken ben rahat ederim? Ben dediğime bakmayın, ben hiçim. Yolcu ettiklerimden arda kalanlar aklımdan firara kalkıştıkça değersizleşiyor varlığım, utanıyorum çünkü ufacık bir sırrı dahi saklamaya vakıf olamadım.
Dayanamıyorum bu fikre; anılarıyla beraber ölüyor insanlar. Oysa benim olanlarla değil bana anlatılanlarla yaşamak istiyorum ben. Aklımın bir köşesini geçmişe rehin vermek, hatırlamak değil unutmamak derdindeyim. Yazık ki yegane dermanım beni yarı yolda bırakmaya yeminli gibi; zihnim zahmet edip adımı hatırlamak istemezken anılar ister istemez fani.
20 Eylül 2009 Pazar
Muvakkat
09 Eylül 2009 Çarşamba
Kalp Gözü
Mezuniyet ardı içini hangi sıfatla dolduracağımı tam olarak bilmediğim bir konuda eğitim alıyorum: Reklamcılık. Konuyla ilgisi benimkinden bir iki basamak az olanlara "Televizyon falan işte" demeyi görev edindim, öte yandan "Bizim reklamımızı da yaparsın" diyenlere sırıtmaktan yan bağlarım çözüldü.
Gönül ister ki metin yazayım. Yazmaktan anladığımdan falan da değil hani, sadece düşünmekten anlamayan yazarlara bir hal yolunu göstersem kafi. Şurada bahseylediğim durum canımı ziyadesiyle sıkıyor, ziyade evet. Linkle tangle beni uğraştırma diyorsan konu şu: Mantık tasarrufuna karşıyım. Absürte varım ama "absürt zaten" ayağına mantıktan kısılmasına dayanıyorum. Bunun ne olduğu da hiç önemli değil. Karikatür, dizi, film, reklam ve benzeriyetle hiç fark etmez. Katlanamıyorum. Tabi bu katlanmaz çelik yapımın altında bir parça da her şeyi g.tünden anlamak yatıyor olabilir, bilinçaltı yan gelip yatma yeridir neticede.
Banvit reklamında krala kuşbaşı dana uzatan tavuğu ilk gördüğüm anda aklıma tavuğun psikopat olduğu geldi mesela. Düşünsene, koğuş arkadaşını kesip krala götürüyor, sonra da "kralım bana güveniyorsunuz değil mi?" diyor. Ulan senin güvenilecek bir yerin kalmamış ki. Hadi onu geçtim, kralın "tabiki güveniyoruz" demesi saraya ilk defa kırmızı et getiren Banvit tavuğunun daha önceleri pek çok kez beyaz et getirdiğini ve kralın güvenini kazandığını göstermiyor mu? Hı?
Bu minvalde bir zamanlar erkek sesiyle konuşan bir koltuğun malum bölgesine oturan Acun'un da halini düşünmüştüm. Ayyy, di mi? Değil işte. Odaklanamıyorum arkadaşım reklama. Neyse. Önceleri tezimi sunduğum yakın çevrem beni bu sesi kalın kırmızı arkadaşın erkek olmayabileceği yönünde ikna etmeye çalıştı. Bir iki reklam sonra salondaki kanepeye asıldığı ortaya çıkan NeİzlemekİstiyorsanızOnuGösterenTivi'nin halvete neresiyle gireceği tam bir netlik kazanmadığından Acun hala tehlikedeydi. Zaten hatırladığım kadarıyla ondan sonra da oturmadı Acın Boy. Şimdi deselerdi ki "Dicitürk Televizyası bu oğlum, uzaktan kumandasıyla uzaktan hallediyo olayı, çaktın?" vallahi çakardım. Hatta cümle sonunda göz kırpsalardı ben de karşılık olarak sinsice gülümserdim. Ama olmadı. Reklam yayından kaldırılana kadar ben Acun'u bacım olarak gördüm. Kutusunda ne hissettiğini merak ettim durdum. Çaktın?
07 Eylül 2009 Pazartesi
Bağımlı Değişken
Bilim sevgisini ve etik anlayışını Bilim-Teknik'ten değil de Cosmo Girl'den alan arkadaşlara sormak istiyorum: Neden insanları denek olarak kullanıyorsunuz? Yazık, günah.
Amacım yalnızca, Facebook'ta "Sevgilinin burnunu sıkmasını yüzde kaç seviyorsun?" testini çözen kendinden habersiz arkadaşların bir üst seviyesine tekabül eden bu bilim insanlarına toprak olmuş, taş olmuş ve bunun sonucunda zihinsel olarak gazi mertebesine erişip insanlıktan malulen emekli olan biri olarak daha fazla erkeğin telef olmasını engellemek.
Şu konuda anlaşalım: Kimi insani güdüler var, 1000 yıllık erik misali dededen babaya geçiyor, ondan sana geliyor, sen de manayı yükleyip oğluna veriyorsun. Zinciri bozmanın pek mümkünatı yok, o yüzden g.tü başı buruşmuş bir meyveyi ister istemez yanında taşıyorsun. Güdü yani, atsan atılmaz. Sonuçta insanoğlu güdümlü bir yaratıktır. Heh!
Şimdi bunu ben biliyorum, siz biliyorsunuz, peki girizgahta resmettiğim arkadaşların olaydan bihaber olma ihtimali yüzde kaç? Gelin bu sorunun cevabını bulmak için hep beraber Facebook'ta konuyla ilgili oluşturulmuş testi çözelim. Kısa sessizlik. Gördüğünüz üzere sonuç %20'den daha az. Tam da tahmin ettiğimiz gibi. Tekrar stüdyomuza dönüp olayı irdelemeye devam edersek, sorumuzu muhattaplarına bir kez daha tekrarlamak istiyorum: Neden insanları denek olarak kullanıyorsunuz?
İsterseniz olayı netleştirmek için örnek olayımızı inceleyelim:
Sancılı geçen bir ayrılık döneminin hemen ardından bir şekilde buluşup konuşan çiftten yapacağı kısa vaadeli sosyal deney için zemin hazırlayan dişi kişi, deneyin başlaması için gereken cümleyi kurar. Biz sosyolojide bu deneye "sazan avı" diyoruz:
-Eski sevgilime geri döndüm.
-Peki. İyi olur umarım. (Koruma İçgüdüsü)
-Yalan söyledim. Benden ne kadar çabuk vazgeçeceğini görmek istemiştim, demekki beni hiç sevmemişsin.
İşte görmüş olduğunuz deneyde kendi rızası dışında kullanılan kobayımız deneyin en basit yan etkilerinden birini yani 'mala bağlama'yı yavaş yavaş yaşıyor. Suratındaki manasız bakışın kalıcılığı konusunda ise düzenek sahibinin hiç bir öngörüsü yok. Biz buna tıpta malus mulus bir şeyler diyoruz. Söylesem anlayacaksınız sanki?.. Zaten önemli olan da o değil, canlı insan kullanımı.
Uzatmayacağım. Sonuç olarak ben istiyorum ki elimizden geldiğince bu eyleme engel olalım, merdiven altı deneylerin önünü kesip kayıt dışı bilimin kökünü kurutalım. İşte biz buna botanikte kök hücreli canlı diyoruz. Bizde yalan yok.
27 Ağustos 2009 Perşembe
Viral
İleride ekmeği metin bazlı yaratıcılık gerektiren bir işe bağlarsam 24 saat duş alıcam, home office'i duşakabine ölçeklendiresiye.
25 Ağustos 2009 Salı
Prospektüs
Sevgili DX-H107, AJ-4Y5, R2D2FS ve diğer demirbaşlar; hepiniz hoşgeldiniz! Sizleri, ebeveynlerinizin size işgal ettikleri topraklara isimlerini veren narsist atalarından arda kalan gen kırıntıları eşliğinde verdikleri isimlerle selamlamak istemedim. Çünkü eminim ki sizler de nesil aşırı dede ismi almaktan sıkılmış o sessiz çoğunluğun gizli neferlerisiniz. Çünkü sizler de daha Avrupai olan ilk isminizi ön plana çıkartmak adına "Tuğberk'i kullanıyorum" gibi göreceli olarak kısa bir cümleyi defalarca tekrarladınız. Çünkü sizler de "adaş" kelimesinden ne kadar nefret etseniz de ortanıza geçip dilek dileyecek tezcanlı arkadaşınızın kolundan sürüklediği diğer "siz"le adınız dışında ortak bir nokta bulmak için milisaniyelerce çaba sarf ettiniz ama bulamadınız. Çünkü sevgili demirbaşlar, sizler eşsizsiniz!
Korkuya mahal, telaşa gerek yok. "Adam Olacak Maymun" adlı 4 ciltlik dev bir kişisel gelişim eseri sunmayacağım. Son cümle tedirginlik yaratabilir diye uyarma ihtiyacı hissettim. Hem ben zaten kollektif bir gelişimden yanayım.
Kes!
Şu blog yazma hususunda aklıma gelen konuya giriş yapana kadar çektiğim karın ağrısı ve giriştiğim andaki standart sapma düzeyi karşısında eser sahibi olarak tedirginim. Nerden nereye valla!
Sal Gelsin!
Kadere inanmıyorum. Omzumdaki sözgelimi defterdarların aslında gerekli mercilerden talep ettikleri takdirde ulaşabilecekleri bilgileri benimle birlikte takılıp tek tek yazdıkları düşüncesi hoş değil. Ayrıca sürprizi kaçmış bir ömrün anlamı yok. Öte yandan birlikten doğan kuvvet olmak da hayatımı pek anlamlı kılmıyor. Yani ebeveynlerim tarafından, yalnızca ortaya çıkacak karışımı merak ettikleri için, doğaya salınmamış olduğumu düşünmek istiyorum.
Bence hepimiz içinde bulunduğumuz şu galaktik yapıya zimmetlenmiş demirbaşlarız. Hepimizin belirli bir görevi var ve hepimiz başlangıç meridyeni olarak nereyi aldığımıza göre değişse de, zorunlu doğu hizmetine tabiyiz. Nasıl ki Emine S. Beder yemek yapmak, Uğur Dündar mekan basmak ve Serdar Ortaç sessiz kalma hakkını kullanmak için varsa, sizin benim gibi insanlar da bir amaç için varlar. Üstüme vazife olmadığından seni gözlemleyip vazifeni kestiremedim AJ-4Y5 ama bittikten sonra 10 dakika içinde kendini imha edeceğini söyleyen mazoşist görev kasedim bana benimkinin türdaşlarımı güldürmek olduğunu söyledi. İnsan ömrünü uzatmak için alternatif bir yolmuş, "çok yaşa" demek gibi.
Her neyse. Kullanma klavuzumu pek de fazla okumadan, görev bilinciyle hareket ediyorum kendimi bildim bileli. Dişe dokunur sonuçlar da elde ettim açıkçası. Ama süreci başka bir zaman incelerim. Şimdi hızla ileri sarıp katilin kim olduğunu öğrenme ve hikayeyi piç etme zamanı.
Son 1 yılda bu görevi daha da ete kemğie bürümek adına bağlı bulunduğum eğitim yuvası çatısı altında Mizah Kulübü denilen bir zımbırtı kurduk. Kurduğumuz günden beri de kendi kendine çalışıyor. İlginç gerçekten.
Biliyorsunuz yüzyıllardan beri süregelen bir sanat olarak bürokrasi, içinde "işbu" geçen maddelerle dolu sayfaları sağa sola imzalatmak ve onaylatmak üzerine. Yani ciddi bir müessesenin ürünü. Şimdi tutup da ciddiyeti oturma organıyla idrak etme çabasındaki bir avuç insana "tüzük" denilen tezeği yazdırmaya çalışırsanız abes kaçar, bilakis kaçtı da. Çünkü o insanlar tüzük yazabilecek kıvamda olduklarını düşünselerdi yani düşünseydik gider daha eli yüzü düzgün, daha kale alınacak bir kulüp açardık. Peh.
Neyse görevimiz tehlike en nihayetinde, kulüp güç bela açıldı. Sonrasında sidik zoruyla imzasını aldığımız, aslında mizah adına pek de umut vaad etmeyen ama kulübü kurmak adına gerekli sayıyı yakalamamız için sağ baştan sayan sözde üyelerimize alternatif olarak daha dolgulu üyeler bulmamız gerektiğini fark ettik. Çünkü bu iş iki (sayıyla 2) kişiyle yürütülebilecek bir şey gibi görünmemeye başladı. Biz de acil durum paketini devreye sokarak tezgahı açıp beklemeye koyulduk. Uzun süre de bekledik. Okulun en işlek yerinde iki kocaman afiş güleç insanların bir araya gelmesi için bir vesile olduğumuzu haykırıyordu ama hiç kimsenin algı menzilinde değildik.
Bir süre sonra varlığımıza yanıt veren üç-beş okur-yazar bünye akıllarına takılan o meşhur soruyu sordular: Ne yapıyorsunuz? Bu soru karşısında, her işverenin saplantılı bir şekilde arzuladığı "en az 4 senelik deneyim"in nereden kazanılacağı üzerine düşünen tüm demirbaşları empati kurmakta serbest bırakıyorum.
Ne yapıyorsunuz? Yeni açılmıştık, ne yapabilirdik ki? Yanıt esasında basitti: G.tümüz avuçluyoruz. Ama kaz gelecek yerleri tavuğa doyurmak pahasına plan ve projelerimizden, neler yapmak istediğimizden bahsettik durduk. Bilgileri kayda değer bulanları kayda değer bulduk.
Gelenlerin bir kaçıysa ilk başta ne istediğini biliyor gibi görünüyordu. Olaya "Hadi güldür!" diyerek giren bu zatlara bu istekleri karşısında üyelik talebiyle gittiğimizde makul buluyorlardı. Ama vaadimizi yerine getirdiğimiz anda bünyelerindeki yavşaklık oranı adrenalinle birleşip "ehehe kanka biz kaçtık" diyerek olay mahalinden uzaklaşmalarına neden oluyordu. Neden gittikleri konusunu açıklığa kavuştururken "tamam iyi güzel de biz ne yapacağız ki?" gibi bir cümleler kuran bu insan azmanlarının hemen yanımızdaki Enerji Kulübü'ne katılmaları da bir o kadar tahrik ediciydi. Enerji Kulübü'nde ne kadar dinamo çevirecekse bizim kulüpte de o kadar fıkra anlatıp yanındakini gıdıklayacağını söylemek istediysek de yapmadık. Edebimizle müşteri bekledik. Nihayetinde elde kalanlarla bir şeyler becerir gibi yapıp yılı devirdik. İyi oldu. Sonra da ben bunları sentez mentez derken bloga yedirdim ve sanırım blogdaki en uzun yazı oldu. Güzel oldu.
He bu arada tek dileğim oralarda bir yerlerde amacınıza uygun hareket etme çabası içinde olmanız. Yoksa ne ben çok komiğim, ne de bunlar okunmaya değer.
Sevgilerle,
Değerli Dostunuz SC-A89
16 Ağustos 2009 Pazar
Sükut
Bir beste yaparsın, bunu bir başkasına dinletirsin. Tek istediğin yarattığın bu şeyi başkalarının da bilmesidir. Karşındaki ilk başta senin beste yapmana ve üstüne üstlük yaptığın besteyi çalmana şaşırır. Senden böyle bir şey beklemiyordur. Dinlemeye devam eder; "Gerçekten güzel olmuş ama..." der. Dinledikçe "ama"sız şeyler söylemeye başlar. Hayranlığının şiddeti gittikçe artmaktadır. Bir süre sonra "Sen bu işin pirisin" gibi dozajı yüksek bir cümle kurar. Şaşkınsındır. Garip bir hayranlıktır karşındakinin davranışlarına eklenen o eğreti tutum. Sözlerini, sesini, çalma şeklini sever.
Çalmaya devam edersin; aynı sözleri, aynı seslerin eşliğinde yine aynı şekilde çalar, söylersin. Karşındakinin yüzü ekşimeye başlar bir anda; sen çalmaya devam ettikçe o da somurtmaya meyleder. Kendini beğendiğini, aslında senin kim olduğunu şimdi anladığını söyler. Yine şaşkınsındır. Sende hayran olduğu şeyleri şimdi senin eksikliğin, kusurun ya da kompleksin olarak sunar sana. Ezelden beri aynı seslerle var etmişsindir halbuki sözcükleri; ellerin senindir, onlar çalar o nameleri ezelden beri.
Usanmadan çalmaya devam edersin. Artık kin kusar sana karşındaki, ucu açık cümlelerle iğrendikçe iğneler. Ama artık şaşkın değilsindir, her şeyi oluruna bırakmışsındır sadece; ömründen çalmasına izin verirsin, sen çalmaya devam edersin.
06 Ağustos 2009 Perşembe
Summer Hits
Üç beş kısa kaydın ardından civarda görüp özendiğim kabaca üzerinden geçme yöntemine deneysel bir giriş yapmak istedim. Adet haline getireceğimden şüpheliyim ama olsun, olağan şüpheler bunlar. Madde madde ilerliyorum, maddeyi her haliyle seviyorum.
► Sanırım blogdaki bir kaç yazının üzerinden geçen her çift göz emrinde bulunduğu beyne aynı sinyalleri yollamıştır ve yine sanırım bu sinyaller herkes tarafından idrak edilmiştir ki direkt anlatımdan ve klişeden zerre hazetmiyorum. Özne tümleç yüklem üçlüsünü askeri bir düzen içerisinde sunduğum vakit sanki karşı tarafın düşünmesini engelliyormuşum hissine kapılıyorum. Daha da önemlisi herkes tarafından kolayca idrak edilebilecek şeyler yazdığım vakit hitap etmek istediğim insanları daha zor bulacağımı düşünüyorum. O yüzden böyle.
► Klişe aslında daha derinlemesine anlatmak istediğim bir zımbırtı ama şimdilik teğet geçmek farz-ı mahal oldu. Klişeden ve onu yapandan 8/10 tiksiniyorum. Aynı cümleleri, aynı davranışları, tepkileri, işleri, yazıları, resimleri gördükçe sürü psikologluğu gözüme çok cazip geliyor. Hollywood'dan arsızca çaldığı cümleleri ağız yapısına tam olarak oturtamadan bana savuran insanın ağzına oturmaya gelesim var.
►Aynı durum yüzünden belki de çok seveceğim ama ben keşfedene kadar herkesin diline düşmüş müzik insanlarını dinlemeyi reddediyorum. İyi mi? Değil.
►Bence solisti değişen grup yalan olmuştur; isimden ekmek yeme, çorba parası kazanma çabasındadır.
►Sinirliyken istemeden de olsa kafiyeli cümleler kuran Obama olsa ciddiye almam, savaş açsa alarma geçmem.
►Özünde koala gibi adamım. Hayatta pratisyen olamam. Kafamdan geçen onlarca fikrin birini dahi tenhada kıstıramıyorum. Sadece fikirden para kazanacağım işler yapma peşindeyim zaten.
►Bluetooth'u hala aklım almıyor, değil ki wireless.
►M&M neyse de N&N'i okumak zor. Böyle dükkan ismi olmasın.
►Sanırım süper bir tez konusu buldum: Yıllarca kontörlü hat sahibi olan, demografik özellikleri denk bir grup üniversite öğrencisini faturalı hatta geçirip adaptasyon sürecini inceleyeceğim. Kendi üzerimde gerçekleştirdiğim bir günlük mini deneyin sonucu şu; mesajları hala kısaltarak yazıyorum ve babamı aramak yerine çaldırmayı tercih ediyorum. Üzerimde garip bir tedirginlik hali hakim.
►Bir erkeğin yavşaklık katsayısı karşı cinsle sanal ortamda girdiği diyalog içerisinde kullandığı gülen surat sayısıyla doğru orantılıdır.
►Facebook'ta bir çiftin ayrılık haberini beğenen insan kesinlikle açıksözlü değil kötü niyetlidir.
►Blogosferde mimi isteyenin üstlenebileceğini söyleyen yazar sazan avına mı çıkıyor gerçekten merak ediyorum.
►Yılların internet kullanıcısıyım, bir kere de aklıma sahibinden.com'a uğramak gelmedi. Zaten işin ilginci 2. el denilen olguya karşı aşırı antipati besliyorum. Karşı tarafın ürünü kullanış biçiminin zihnimdeki tasavvuru hiç hijyenik değil. Saçma. Sanki ben her sabah telefonumun ekranını öpüp güne başlıyorum. Pff..
►Garip bir düzen hastalığına yakalandım. Şimdi odanın hali baz alındığında annem bu cümleye çeşitli uzuvlarıyla gülebilir ama öyle. Kafamda sahip olduğum her şeyin bir sınırı var, durum sanal ortama kadar genişliyor. Bir sürü yere üyeyim, hepsi çocuğum gibi ama hepsinin de içeriği birbirinden tamamen bağımsız. Örneğin şu an göz gezdirdiğin alan serbest saçmalama sahası, live space daha koyu tonlarda yazılar için, twitter kapıdan merhaba deyip giden geyikler gibi, tumblr not defterinin dile gelmiş hali. Ama bu kişilik bölünmesi bile bazen az geliyor, aniden kendimi "acaba daha anlam zengini kısa cümleler için yeni bir twitter mı alsam" derken buluyorum, o an yine kendimi kaybediyorum. Sanki milyonların sevdiceğiymişim gibi, Ashton Kutcher'la aşık atıyormuşum gibi, ılık bir esinti gibi.
Evet, temel maddeleri gördük, periyodik cetvel bakımını anladık. Daha yoğun kıvamlı, lekelere dost, ev kadınlarına düşman yazılarda görüşmek üzere. Öptm.
05 Ağustos 2009 Çarşamba
Can Simidi
Her "iyi kandiller"de bir parça "mutlu noeller" tadı alıyorum ve her seferinde çıkarken yol üzerinde uğradığımız o dükkanlardan birinden "size de bayım" demek istiyorum, "size de".
04 Ağustos 2009 Salı
Pastoral
İçinde birden fazla özne bulunan fotoğraftan kendini çıkartıp profil resmi yapan insan, seni o bozduğun kompozisyondan beter etmeden git.
02 Ağustos 2009 Pazar
Esmer Sam
Reklamda ünlü kullanımı hakkında tonlarca saçma örnek verip yine bu örnekler üzerine litrelerce sulu şaka yapabilirim ama Seda Sayan'a "Daha Fazlasını İste" dedirtmeyen sektör hakkında fazla da konuşmak istemiyorum. Yine de biri nolur bana fahri kuyumcu dostumuz Mr. T'nin neden mikrodalgamtrak bi aletin reklamını yaptığını açıklasın. Bu kadar mı sıkıştın arka
daşım paraya, sıkıştın da düğününden kalan altınları bozdurmaya için bu kadar mı el vermedi? "Kefen param onlar benim" mi dedin de abandın mutfağa gövde gösterisi yapmaya? Hem koca memlekette bir sen mi kaldın mutfak aleti tavsiye edecek, hadi ettin diyelim seni bu 10 Küsür Zenci halinle hangi ev kadını dinler? Yapma dayım, etme. Şimdi Pierce Brosnan James Bond halleriyle çıkıp casus kalem tavsiye etse kim ne diyebilir; aksine ben takdir ederim ürün-ünlü korelasyonundaki yükseklikten.
Tabi bu casus kalem mevzusuna hiç girmek istemiyorum. Ergen dostlarımız sanıyorum artık kalem günleri düzenleyeceklerdir bol bol; kısırlar yenecek, çaylar içilecek, teknolojiye övgüler yağdırılacaktır. Brava.
